Antartika’da neler oluyor?
Dünyanın güney kutbunu kaplayan büyük kara parçası Antarktika genellikle gündeme girmez.
Ama Erdoğan’ın kaş çattırıcı açıklamalarından sonra Türk halkı dünyada Antarktika diye bir kıta
olduğunu tekrar hatırlamış durumda.
Hava şartlarının çok ağır olduğu bu büyük kıtada birçok ülke araştırma üsleri bulunduruyor.
Türkiye bu ülkeler arasında bulunmuyor. Lakin, Erdoğan’ın son zamanlardaki ilgisi sayesinde artık biz
de Antarktika’da bir araştırma üssü kurarak gözlemci ülke konumuna yükseleceğiz. Bu noktada
herkesin aklını kurcalayan tek bir soru var:
Neden?
Neden Antarktika, neden şimdi?
Hava koşullarının aşırı derecede zorlayıcı olduğu bu kıta insanlık için meteoroloji
araştırmalarından başka nasıl bir önem arz ediyor? Son 20 yıl içinde önemli dünya liderleri neden
Antarktika’yı ziyarete gitti? Antarktika’da bulunan ülkeler sadece meteoroloji bilimi için oradalarsa
neden ayrı ayrı üslerde bulunuyorlar? İnsan, zaman ve para tasarrufu için neden ortak kullanılan tek
bir üs inşa edilmiyor? Bu soruların cevaplarını anlayabilmek için Antarktika’yı ve bu kıtayı sarmalayan
gizemleri yakından incelemek gerekir.
Dünya Liderleri Neden Antarktika’yı Ziyarete Gidiyor?
Geçtiğimiz 20 yıl içinde dünyaca ünlü birçok isim Antarktika’yı ziyarete gitti. 22 Ocak 2009’da
Obama zamanın başkan yardımcısı ve bugünün yolsuzluk iddialarıyla çalkalanan Demokrat parti adayı
Joe Biden’ı “özel bir görev” için göndermiş. Görevin niteliği asla su yüzüne çıkmamış. İlginç.
15 Kasım 2016 yılında ise Antarktika’ya tüm dünyada iklim değişikliği farkındalığı yaratmak için
uğraşan ve zamanın ABD dışişleri bakanı olan John Kerry gitmiş. Obama’nın Antarktika ilgisi nedir
acaba? Hem başkan yardımcısını hem de dış işleri bakanını yollamış. John Kerry’nin Antarktika ziyareti
hakkında bir kaş çattırıcı bilgi daha var. Araştırmacı Brad Olsen’ın Antarktika ziyareti ile denk düşen
Kerry, Olsen’ın anlattıklarına göre yörenin en büyük üslerinden biri olan McMurdo’ya vardıktan
hemen sonra 3 gün boyunca ortadan kaybolmuş. Nerede olduğu bilinmediği 3 günün sonunda tekrar
McMurdo’ya inen Kerry ABD’ye geri dönmüş. Acaba yeraltındaki gizli mağaralara götürülmüş olabilir
mi?
Obama’nın kendisinin de gayri-resmi bir şekilde Antarktika’ya gittiği düşünülüyor. Ama orada neler
oluyor dedirtecek bir diğer Amerikalı ziyaretçi de Ay’a ayak basan ikinci insan Buzz Aldrin. Buzz Aldrin
Antarktika ziyaretine mazeret olarak ‘Ay’a gittim, güney kutbuna da gideceğim’ demiş. Peki, buraya
kadar tamam. Olayın ilginç tarafı ise Aldrin’in Antarktika gezisini sağlık sorunları nedeniyle yarıda
kesip tıbbi uçaklarla acilen Yeni Zellanda’ya götürülmesi ve tam bu sırada “Hepimiz tehlike altındayız.
Bu kötülüğün ta kendisi.” (We are all in danger. It is evil itself.) diye bir tweet atması. Attığından tam
bir saat sonra sildiği tweetin altında güney kutbunda bulunduğu iddia edilen ve Google Earth’ten de
bulunabilen Antarktika piramitlerinin resmi var. Koskoca yaşlı kurt Buzz Aldrin Antarktika’ya neden
gitti? Böyle gizemli bir tweeti neden attı?
Antarktika ile sadece ABD ilgilenmiyor. 28 Ocak 2013’te ve 29 Mart 2017’de ise bu sefer Antarktika’yı
Putin ziyarete gidiyor. Putin’in 2017’deki ziyaretine Rusya başbakanı Dmitry Medvedev de katılmış!
Dünyanın süper-güçlerinden birinin en yüksek iki adamının Antarktika gibi uzak ve sözde önemsiz bir
yeri ziyarete gitmesi herkeste soru işaretleri yaratmalı.

Rusya’nın Antarktika’ya olan ilgisi en az ABD kadar yüksek olmalı çünkü Şubat 2016’da Putin
Antarktika’ya bu sefer Rus Ortodoks Kilisesi patriği Kirill’i göndermiş. Sadece sözde bilim için ziyaret
edilen bu buz gibi kıtaya son derece önemli bir din adamının gönderilmiş olmasına ne demeli?
Makaleye göre Kirill, penguenleri ziyarete gitmiş. Hahahahahah.. Penguenlerin son yıllarda rahiplerin
su yüzüne çıkan skandallarından haberleri olsa Kirill’i 5 metre yanlarına yaklaştırmazlardı herhalde.
Şubat 2013’te ise Avustralya’nın genel valisi (governor-general) dedikleri ve cumhurbaşkanı
mertebesine tekabül eden en üst düzey yetkilisi Antarktika’yı ziyarete gitmiş. Şu noktaya dikkatinizi
çekerim: bu adam bir bilim adamı değil, bakan değil, başbakan değil. Kraliçe Elizabeth’in Avustralya
kolonilerine hükmetmek için atadığı genel vali. Avustralya’da daha üst düzey bir mertebe yok.
Ne var kardeşim o kıtada? Nedir bu önemli isimleri dünyanın öbür ucuna ziyarete götürten?
Antarktika öyle diplomatik bir ziyarete giderken uğranacak bir yer de değil. Her yerden uzak.
Geçerken bizim bilim insanlarına bir merhaba diyeyim demek olmuyor yani. Kaldı ki zaten bu tarz
ziyaretlere üst düzey yetkililer gitmez. Taş çatlasa bir bakan gönderilir. Bu denli önemli isimler
çoğunlukla ciddi diplomatik görevlerde anılır. Peki Antarktika’da ne gibi üst düzey diplomasi
yürütülebilir ki?
Nazilerin Antarktika İlgisi
Konu Antarktika olunca Almanların kıta ile olan ilişkilerinden bahsetmemek mümkün değil. Nazileri
bu kıta ile bağlayan birçok teori ve bu teorileri destekleyen onlarca bulgu var. Bunun yanı sıra gizli
uzay programları ile olan tecrübelerini anlatan birçok muhbirin hikayelerindeki en büyük ortak nokta
hep Naziler olmuştur. Bu teorilere göre üst düzey Naziler savaşın kaybedilmeye başladığı zamanlarda
çok gizli yürütülen U-Boat denizaltı operasyonlarıyla Antarktika’da kurmuş oldukları yeraltı üssüne
birçok teçhizat, ikmal malzemeleri ve yetkili taşır, savaş kaybedildikten sonra da geliştirdikleri üstün
teknolojiler ile operasyonlarına devam ederler.
Nazilerin İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Antarktika’ya olan ilgileri bilinen bir gerçek. Buzul
kıtaya ilk seferlerini 1911-1913 yıllarında gerçekleştiren Almanların 1934 yılında kıtaya sık sık gitmeye
ve kurdukları üsse birçok mühimmat taşımaya başladıkları söz konusu. Antarktika’da kurdukları
düşünülen büyük askeri denizaltı üssü bilgisinin kaynağı ise Alman deniz kuvvetleri başı büyük amiral
Karl Dönitz’den geliyor. Dönitz 3 ayrı konuşmasında denizaltı filolarının “dünyanın öbür ucunda”
kurdukları ele geçirilemez bir askeri üsten bahsediyor. Bu üssün kutuplardan birinde olduğunu ise
Nuremberg mahkemeleri sırasında söylediklerinden biliyoruz:

At Nuremberg he boasted of "an invulnerable fortress, a paradise-like oasis in the

middle of eternal ice."

[Ibid., citing Willibald Mattern, UFOs Unbekannte Flugobjekt? Letzte Geheimwaffe des Dritten

Reiches?]

Bulgulardan bir diğeri de dört farklı Alman U-boat denizaltılarının Avrupa savaşının
tamamlanmasından aylar sonra Arjantin sularında teslim olması.
 U-530 Mar del Plata, Arjantin’de 10 Temmuz 1945’te teslim olur
 U- 977 Mar del Plata, Arjantin’de 17 Ağustos 1945’te teslim olur
 U-465 Patagonya kıyılarında Ağustos 1945’te kasten batırılır
 Numarası bilinmeyen bir başka U-Boat denizaltısı ise 10 Haziran 1945’te Arjantin
donanmasına teslim olur

4 tane denizaltı savaşın bittiği sıralarda Antarktika ve Arjantin sularında balina avlamıyordu herhalde.
Bu noktada devreye, savaşın sonlarına doğru Alman istihbarat örgütlerine sızmış olan Amerikan ve
İngiliz casusların bilgilerini derlemekle görevli eski Amerikan donanması istihbarat yetkilisi William
Tompkins giriyor. Tompkins’in anlattığı bilgiler dudak uçuklatıcı.
Tompkins’e göre Naziler 1930’larda Antarktika’nın altında Reptilyanların yaşadığı dev mağaralar
keşfeder. Reptilyanlarla yaptıkları anlaşmalar doğrultusunda bu mağaralardan iki tanesine çıkarma
yapıp askeri üsler inşa etmeye başlarlar. Bu mağaralara su altında bulunan doğal tüneller vasıtasıyla
denizaltılarla ulaşılır. Amiral Dönitz’in bahsettiği denizaltı üssü bu olabilir mi?
Dönitz’in denizaltı üssü zannedilenin aksine, boş bir iddia değil. Savaşın bitiminden sonra bir Alman
denizaltı subayının ortaya çıkardığı dokümanlarda tam da bu anlatılıyor:

Dokümanlar Antarktika’nın açıklarında su altında bir takım mağara tünellerinin koordinatlarını ve
denizaltı kaptanlarının bu tünellerden geçebilmelerini sağlayan talimatları veriyor.
Zamanında bilinmemesine rağmen yapılan
araştırmalar sonucunda Antarktika kıtasının
buzunun altında akan birçok nehir olduğu tespit
edildi. Bu nehirler neredeyse bütün kıtayı kaplıyor.
Denizaltıların bu nehir yataklarından geçebiliyor
olması kulağa hiç de aykırı gelmiyor.

Tompkins’in anlattığı bilgiler bununla sınırlı değil.
Casusların anlattıklarına göre Almanlar savaş
öncesi ve sırasında Vrill ve Thule gizli cemiyetleri
çerçevesinde birçok farklı üslerde uçan daire
teknolojileri geliştiriyor. Bu teknolojiler başarılı olmakla kalmayıp her iki gizli cemiyetin de kendi
ürettiği uçan daire modellerine dönüşüyor. Almanya’nın teslim olduğu aylarda çalışır durumda olan
birkaç farklı modelleri bulunduğuna dair bulgular var. Dairelerin başarılı performans göstermesine
rağmen teknolojinin çok daha yüksek potansiyellere ulaşabileceğinin farkına varan cemiyetlerin
savaşın sonuna doğru bütün operasyonları Güney Amerika ve Antarktika’da bulunan gizli üslerine
taşıdıkları düşünülüyor.

Highjump Operasyonu
İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Naziler yenilmiştir. Avrupa’yı dize getiren Alman ordusu teslim olur ve tüm
teçhizatlarıyla, teknolojileriyle, savaş gemileri ve tanklarıyla müttefiklerin himayesi altına girer.
Almanların savaşta sergiledikleri üstün teknoloji anlayışından yararlanmak isteyen Amerikalılar
‘Paperclip Operasyonu’ dahilinde bütün Alman bilim insanlarını ABD’ye aktarmaya başlar. Lakin tüm
Nazi personeli beklendiği gibi teslim olmamıştır. Nazilerin bütün askeri verilerini inceleyen
müttefikler, birçok üst düzey bilim insanının kayıp olduğunu fark eder. Bu kişiler şehit de olmamıştır;
kimsenin haberi olmadan ortadan kaybolmuştur.
Nazilerin savaş performansında en büyük emeği geçen bu bilim insanları tüm kara ve hava sahalarının
işgal altında olduğu Almanya’da nasıl ve nereye kaçmışlardır?
Çoğu insanın bu sorulara cevap ararken düşünmediği unsurlardan biri de Nazi istihbarat gücüdür.
Savaşın sonunda ABD, Almanların bütün sırlarını öğrenmek üzere bütün Nazi istihbarat şebekelerini
himayesi altına alır. Hatta dünyaca ünlü CIA bu şekilde başlamıştır. Savaş sırasında Nazi üslerinde
görev alan müttefik casuslarının raporları ile ele geçirilen Nazi istihbaratı karşılaştırılır. William
Tompkins de bu casusların raporlarını dinlemek ve ele geçirilen teknoloji ve bilgilerin ilgili üretim
şirketlerine olan dağıtımı ile görevlidir.
Savaşın bitiminden 3-4 ay sonra Arjantin donanmasına teslim olan Nazi U-boat denizaltıları, savaş
sırasında biriken UFO gözlemleri, halen nerede olduğu bilinmeyen 100 U-Boat denizaltısı ve casusların
anlattıkları hikayeler sonunda ortaya çıkan resme göre Nazilerin bir kısmının Antarktika’ya kaçtıkları
kesinleşir. Highjump Operasyonu da bu şekilde planlanır.
Ocak 1947’de, savaşın bitiminden neredeyse 2 yıl sonra ABD, “kıyılarını haritalamak ve ekipmanların
buzul hava şartlarındaki performansını ölçmek” amacıyla Amiral Richard E. Byrd komutanlığında
Antarktika’ya askeri bir çıkarma gerçekleştirir. Bu savaş grubu bir uçak gemisi, deniz uçakları, bir
denizaltı, helikopterler ve 4000 küsur asker barındırır.
Görev süresi 8 ay olarak belirlenen savaş grubu Antarktika’ya ulaştıktan tam 8 hafta sonra sayıları
açıklanmayan askeri personel ve uçak kayıpları yüzünden Antarktika’dan çekilir.
Bu operasyon Nazilerin Antarktika’da ciddi bir mevcudiyetleri olduğunu destekleyen en büyük
unsurlardan biri. Savaş bittiği gibi bütün askeri güçlerini eve gönderen, donanmasının çoğunu
görevden alan ABD’nin bu denli kapsamlı bir “teçhizat testi” görevi gerçekleştirmesi garip değil mi?
Görünürde masum bir görev gibi görünürken neden bu kadar ciddi bir askeri güç görevlendiriliyor? 8
ay süreceği düşünülen görev neden 2 ayda aniden bitiyor?
Highjump Operasyonu’nun raporları sınıflandırılmış oldukları için olay hakkında daha fazla bilgiye
erişimimiz yok. Ama Rusların operasyon hakkında yaptıkları bir belgeselde operasyonda görev aldığını
iddia eden John Sireson adında Amerikalı bir denizcinin anlattıkları var. Bu denizci gerçekten de
Highjump Operasyonu’nda görev almış mıydı? Anlattıkları ne kadar doğru? Bu soruları maalesef
cevaplayamıyoruz. Ama en doğru bilgiye ulaşmak için her bilgi kırıntısını incelemek gerekir.
İşte Sireson’ın 26 Şubat 1947’de gerçekleşen çarpışma ile alakalı tüyler ürpertici açıklamaları:
Suyun içinden hışımla fırladılar. Gemilerin arasından öyle bir hızla geçtiler ki
yarattıkları hava basıncı radyo antenini yerinden çıkardı. Gözümü kırpmaya bile
zamanım yoktu. Casablanca uçak gemisindeki iki Corsair modeli uçak uçan
dairelerin burun kısmına monte edilmiş gizemli bir ışın silahı ile hemen vuruldu.
Sortinin hemen ardından yine suyun içine girdiler. Ben bu olay gerçekleşirken
Casablanca’nın güvertesindeydim. Sizin beni şu an gördüğünüz gibi olan biteni

izledim. Ne olduğumu şaşırmıştım. Bu araçlar gemilerin arasından süzülürken hiç
ses çıkarmıyorlardı ve şeytani bir iblis gibi ateş ediyorlardı. Gözlerim 120 fit
uzaktaki Murdoch destroyerine yöneldi. Birden alev aldı ve batmaya başladı.
Durumun vahim ve tehlikeli olmasına rağmen diğer gemiler arama ve kurtarma
botlarını göndermeye başladılar. Kabus aşağı yukarı 20 dakika sürdü. Daireler
tekrar suyun altına girdiklerinde hemen kayıplarımızı tespit etmeye başladık.

Dehşet verici bir durumdu.
Operasyon Sonrasında Amiral Byrd’ün Açıklamaları
Highjump Operasyonu’nun bitişine dair halka açık resmi raporlar bulunmamakta çünkü hepsi gizli
olarak sınıflandırılmış. Lakin, Byrd’ün operasyonun hemen ardından (14 Nisan 1947’de) ABD başkenti
Washington DC’ye çağırıldığı, zamanın savunma bakanı James Forrestal tarafından karşılandığı ve
yetkililer tarafından sorguya tutulduğu biliniyor.
Savunma bakanı Forrestal’ın ismi Ufoloji’de de sık sık anılır. Dünya dışı varlıklar konusundaki gizlilik
politikasının daha tam olarak oturtulamadığı zamanlarda ABD’nin savunma bakanı olan James
Forrestal’ın bütün bu konulardan haberdar olduğu düşünülüyor. Highjump Operasyonu’nun
bitiminden tam 2 sene sonra görevden alınması, akıl hastanesine sevk edilmesi ve hastanede ölü
bulunmuş olması da cabası.
Ama bizi en çok ilgilendiren haber 5 Mart 1947’de Şili Cumhuriyeti’nin Santiago şehrinin ‘El Mercurio’
gazetesinde yayınlanır. Lee van Atta’nın “Mount Olympus Gemisinde” başlıklı röportajında amiral
Byrd ABD’nin düşman bölgelere karşı hemen savunma önlemleri alması gerektiğini vurgular. Byrd
kimseyi gereksiz yere korkutmak istemediğini ama yeni bir savaş çıkarsa ABD’nin kutuptan kutba
olağanüstü hızlarda gidebilen uçan cisimler tarafından saldırı altına girebileceğini dile getirir. Amiral
Byrd bu söylediklerini kuzey ve güney kutuplarında kazandığı kişisel tecrübelerine dayandırarak
Uluslararası Haber Grubu konferansında tekrarlar. Byrd’ün bu cümleleri ikinci dünya savaşının
bitiminden 2 sene sonra sarf etmiş olması konuya gizem katmaktadır.
Kesin olarak bildiklerimiz
 Birçok çok üst düzey makamların Antarktika’yı sıradan sebeplerle ziyarete gitmiş olmaları
 Nazi ideolojisinin kaynağı olan Vrill, Thule ve Ahnenerbe gizli cemiyetlerinin ezoterik ve
gizemli mistik konulara olan ilgileri ve dünyanın her tarafında yaptırdıkları seferler
 Nazilerin Antarktika’ya olan ilgileri ve ziyaretleri
 İkinci Dünya Savaşı sonunda akıbeti bilinmeyen 100 kadar Nazi denizaltısı ve birçok üst düzey
Nazi bilim insanı
 Antarktika’da resmi olarak bulunduğu açıklanan Nazi üssü (İnandırıcı yadsınabilirlik, makul
reddedilme)
 Highjump Operasyonu’nun gizemli ve açıklanmayan yanları
 Amiral Byrd’ün açıklamaları
Kesin olmayan ama büyük ihtimalle doğru olan bilgiler
Bu makale boyunca sizlere kesin olarak kabul edilen bilgiler üzerinden bir resim çizmeye çalıştım.
Verdiğim bilgilerin hepsinin kaynaklarını da eklemiş bulunuyorum. İşin asıl heyecanlı kısmı ise kesin
olarak kabul edilmeyen bilgi kaynakları. Bu bilgi kaynakları çoğunlukla gizli askeri uzay programlarında
çalışmış olduğunu iddia eden insanlardan oluşuyor. William Tompkins’den bahsettik. Tompkins’in
yanı sıra bu tarz üslerde çalıştığını iddia eden onlarca muhbir bulunmakta. Corey Goode, Henry
Deacon ve Emery Smith bunlardan sadece birkaçı. Ne anlattıklarını ileriki makalelerde daha detaylı bir
şekilde inceleyeceğim. Lakin verdikleri çığır açan bilgilerin arasından Antarktika’yı ilgilendiren detaylar
şöyle:

 Naziler, Vrill ve Thule cemiyet üyelerinin arasındaki medyumlar (Maria Orsic) vasıtasıyla
iletişime geçtikleri dünya dışı varlıklardan aldıkları bilgiler doğrultusunda ikinci dünya savaşı
öncesi ve sırasında egzotik teknolojiler geliştiriyorlardı
 Antarktika’nın altındaki dev mağaraları, mağaralarda yaşayan ırkları keşfettiler ve
mağaralardan birine dev denizaltı üssü kurdular
 Savaşın kötü gitmeye başlamasıyla birlikte bütün bu teknoloji ve çabaların hepsini hem
geliştirdikleri uçan dairelerle hem de denizaltılarla Antarktika’ya taşıdılar
 Uçan Daire teknolojilerini geliştirmeye devam ederek Ay’a ve Mars’a gittiler ve oralarda da
üsler kurmaya devam ettiler
 Highjump Operasyonu’nun ardından Nazilerle anlaşma yapmak zorunda kalan ABD, Nazilerin
liderliği altında gizli uzay programlarını başlattı.
 Antarktika’nın altındaki mağaralarda inanılmaz bir zenginlikte arkeolojik bulgular bulundu.
Birçok şehir, eski zamanlardan kalma ırklar, donmuş insanlar ve devler, donmuş kalıntı uçan
daireler ve insanlığın unutulmuş olan tarihinden daha birçok bulgu. Bu arkeolojik bulgular o
kadar fazla ki, kazılar ve bulgular halen devam etmekte.
Bu bulguları neden saklıyorlar?
Bu tarz konularda sık sık karşılaştığım sorulardan biri de bu. Neden saklıyorlar? Cevabı çok basit: Bu
bulguların hepsi insanlığın gerçek tarihini ve dolayısıyla gerçek potansiyelini simgeliyor. Dünya dışı
varlıklar, Nazilerin planları, Atlantis ve insanlığın gerçek tarihi gibi konuların hepsi Pandora’nın
kutusunda bulunuyor adeta. Pandora’nın kutusunun ne olduğunu bazılarınız hatırlar: kapağı açılınca
asla kapatılamayan ve içinde iyi, kötü her türlü bilgiyi barındıran mitolojik kutu. Gerçeklerin sadece
çok ufak bir kısmını kabul etseler bile, bu binlerce yeni soru işareti doğuruyor. Bu soru işaretleri de
üsttekilerin yıllardır herkese yalan söylediklerini, dünyadaki birçok problemi tek gecede
çözebilecek teknolojileri sakladıklarını itiraf etme zorunluluğuna itiyor. Bu sebeple bu konulardaki
gerçekleri asla tek bir celsede açıklayacaklarını düşünmüyorum.
Lakin, gerçekleri kolektif bilincimize parça parça verdikleri doğru. Kamunun bazı şoke edici bilgilere
nasıl tepki vereceklerini ölçmek ve aynı zamanda gerçeklerin azar azar yayılmasını başlatmak için
arada sırada gerçek bulguları inandırıcı yadsınabilirlik çerçevesi altında yayınlıyorlar.
Peki, inandırıcı yadsınabilirlik ne demek? Yayılan veya yayınlanan bilginin inandırıcı yadsınabilirliği, o
bilginin gerçek olmadığını inandırıcı bir şekilde gösterebilen gerekçesiyle alakalıdır. Mesela ABD’nin
ünlü 51. Bölge’si ile alakalı bilgilerin ‘X-Files’ dizisinde bahsedilmesi, o bilgilere sağlam inandırıcı
yadsınabilirlik sağlar. Bilgiler ne kadar doğru olursa olsun, bir dizide gösterilmiş olduğu için kamu
tarafından rahatlıkla görmezlikten gelinebilir. Bu kavrama gösterebileceğimiz en güzel bir başka örnek
ise gerçek bulgu ve bilgilerin saygın kaynaklar tarafından 1 Nisan tarihinde yayınlanması veya tabloid
gazete ve magazinlerinde yayınlanmasıdır. Bilgiler 1 Nisan’da yayınlandıkları için kaynak ve okuyucu
tarafından şaka olarak görülür ama makalelerin şaka veya yalan olduğunu anlayana kadar geçen
sürede kolektif bilince tohumlar ekilmiştir bile.

 Vrill ve Thule cemiyetleri occult ve esoteric arastirmalar yapan ve hukumet tarafından
desteklenen tek cemiyetler: indiana jones ve dünya capinda bilgi toplama
o Templar archive’lari ariyorlardi

İlginiziÇekebilir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *