Materyalist bir dünya görüşüne sahip insanlar- daha doğrusu, bilimi sorgulamadan kabul edince farkında olmadan materyalizme de abone olmuş kişiler de diyebiliriz- bu tarz “bilimde alt-yapısı olmayan” spiritüel veya manevi konu ve terimlere “woo woo” diyor.

woo woo description

 

Son yıllarda yeni çıkan bir terim olduğu için Türkçe karşılığı olmaması normal. Spiritüel laga luga, diyebiliriz.

Enerjiler, geçmiş yaşamlar, energy healing, kristaller, reiki vs. Mutlaka bu tarz şeylere derin ilgisi olan tanıdıklarınız vardır. İnsanlar bu konuda da ortadan ikiye ayrılmıyorlar mı sizce? Ya materyalist bilimin sadık bir kulusun, ya da ‘manevi’ şeylerin de varlığına inanıyorsun. Arası yok! Hatta materyalistler karşı takıma acıyarak bakarlar hep böyle bir yazık, gerçek olmayan şeylere inanıyor zavallım.. gibi

Peki kim haklı? Bilimin gücü, teknolojisi ve hayatımıza kazandırdıkları ortada. Ama buna rağmen o ‘spiritüel laga luganın’ hayatlarına inanılmaz mutluluk ve huzur getirdiği birçok tanıdığımız da var. Bence bir ara noktada buluşabiliriz, ne dersiniz?

Bugün GERÇEKLİK’ten bahsediyoruz. Bilim ve farkındalık çerçeveleri içinde GERÇEK ne demek? Herkesin hemfikir olması gerektiği noktada neye gerçek denilebilir, neye gerçek denilemez? Peki BİLİNÇ nedir? Bilinci tam olarak nasıl tarif edebiliriz? Gerçeklik ile bilincin arasındaki bağlantı nedir?

İngilizce’de consciousness (koN-Şıs-Nıs) dedikleri bu meredi ne kadar irdelerseniz, gerçekliğini de bir o kadar sorgulamaya başlıyorsunuz.

Her gün elinizde tuttuğunuz telefonu gerçek mi zannediyorsunuz? Peki hakikaten ona dokunduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Parmağınızın atomları ile dokunduğunuzu zannettiğiniz objenin, atomları hakikaten birbirlerine dokunsalardı ne olurdu biliyor musunuz?

BOOOMM!!!!! (Hatta nükleer BOOMM!!)

NASIL YANİ?

Elinizle tutabildiğiniz nesnelerin gerçek olduğunu düşünüyorsanız, dinleyin: Somut olarak tabir edilen nesnelerin, atomlarının arası BOMBOŞ! Yan yana duran 2 atomun arasındaki mesafenin, 2-3 futbol sahasına tekamül ettiğini biliyor muydunuz? Yani bütün somut nesnelerin gerçekte içlerinin yüzde 99.999’u boş! Aynı uzay gibi! Güneş sistemimize bakıyorsunuz, 8 gezegen 1 de dev gibi güneş var ama araları bomboş. Daha da yukarı gidiyorsunuz, galaksi var. Galaksideki bütün sistemlerin arası bomboş. Atomların seviyesi de öyle!

🤔

Bir düzen mi seziyorum acaba? Peki. Somut nesnelerin bile içinin yüzde 99.999u boşsa eğer, o zaman neden elimiz telefonun içinden geçmiyor?

Çok güzel bir soru.

Devam ediyoruz.

 

GERÇEK NEDİR?

 

Gerçek nedir? Gerçeklik nelerden oluşur?

 

“Gerçek ne demek? Gerçek kelimesini nasıl açıklarsın? Eğer görebildiğin, duyabildiğin, koklayabildiğin, tadıp hissedebildiğin şeylerden bahsediyorsan o zaman gerçek senin için sadece beynin tarafından algılanan elektrik sinyallerinden başka birşey değil. Senin bildiğin dünya bu işte.” -Morpheus

Elimizle tutabildiğimiz, 5 duyumuz tarafından hissedebildiğimiz şeylerden bahsediyorsak size kötü bir haberim var, Morpheus haklı. Bunlar sadece beynimiz tarafından algılanan sinyaller. Peki sizce bu neyi gösteriyor? Beynimiz tarafından algılanamayan şeylerin gerçek olmadığını mı? Hayır. O zaman görmediğimiz, hissedemediğimiz radyo dalgaları, kablosuz ağ sinyalleri de gerçek değil. Ama şu anda bu videoyu o sinyallerin bilgisayarınıza ulaşabilmesi sonucu izleyebiliyorsunuz değil mi? Algılayamadığımız şeylerin de olduğunu göz önünde bulundurursak maalesef ki bu, 5 duyumuzun gerçekliği tartmak için kullanılamayacağı anlamına geliyor.

 

O zaman gerçek nedir?

Bu soruyu cevaplayabilmek için ilk önce kelime dağarcığımızı bir kesinleştirelim.

 

Gerçek, Doğru

 

Gerçek:   İnsan bilincinden bağımsız, somut ve nesnel olarak varolan şey.

Doğru:    Bu kavramın, hem gerçeğe hem de düşünme yasalarına uygun oluşudur. Doğru daha göreceli bir kavramdır ve her kişinin farklı bir doğrusu olabilir.

Anlamlara baktığımızda ‘gerçek’ kelimesi daha çok objektif bir gerçekliği simgeliyor. Yani insanların bakış açılarından bağımsız bir gerçeklik. ‘Sen nesne üzerinde ne düşünürsen düşün, bilim ne diyorsa o’ gerçeği gibi. Bilim dünyası objektif bir gerçekliğin varlığını, yani bilimin sınırları içinde her zaman en doğruya objektif gerçekliği kovalayarak ulaşabileceğimizi savunur.

Peki objektif bir gerçeklik var mı hakikaten?

 

Materyalizm Gözlükleri – Materyalist Kozmoloji

Materyalizm paradigması, bir meta-paradigmadır. Meta-paradigma, paradigmaların paradigması anlamına gelir. Paradigma = Dünya Görüşü = Kozmoloji. Bu makalenin geri kalanında aşağı yukarı aynı anlama gelen bu 3 kelime arasından paradigmayı kullanacağım.

 

Bilim dünyası Descartes’ten beri materyalist bir dünya görüşü üzerine gelişmiş bir akımdır. Felsefede materyalizm maddenin, maddenin hareketlerinin ve modifikasyonlarının dışında hiçbir şeyin var olmadığını savunur. Bu dünya görüşüne göre var olan her şey birbirinden ayrıdır ve tamamen anlaşılabilmesi için, içinde bulunduğu sistemden ayrı olarak incelenebilir. Yani gerçeklik, bu dünya görüşüne göre bir makine gibidir.

 

materyalizm wikipedia açıklaması
Sözde-özgür ansiklopedi Wikipedia’dan alıntıdır.

 

Bu paradigmaya göre, bu ‘gözlüklere’ göre varolan herşey birbirinden ayrıdır ve tamamen anlaşılabilmesi için, içinde bulunduğu sistemden ayrı olarak incelenebilir. Buna da reductionism yani redüksiyonizm denir.

 

reductionism wikipedia açıklaması

Şimdi ne öğrendik? Materyalizme göre:

    • Gerçeklik tamamen maddeden ve maddenin varyasyonlarından oluşuyor.
    • Her şeyin birbirinden ayrı olduğu varsayılarak gerçekliğe bir makine gibi redüksiyonist bir yaklaşım ile bakılıyor.

Materyalizmin özünü aşağı yukarı çok iyi açıklayan bu 2 unsuru ayrı ayrı irdeleyeceğiz. İzninizle önce ayrımcılıktan yani redüksiyonizmden bahsedelim.

Ayrımcılık ve Redüksiyonist Bakış

Gerçekliği makine gibi algılamanın ne anlama geldiği çok önemli. Makinenin içindeki herhangi bir parçayı, makineden ayırıp ayrı olarak incelediğimiz zaman o parça hakkında her şeyi öğrenmiş olduğumuzu varsayarız. Bir makine, bileşenlerinin toplamıdır, daha fazlası değildir. Yani 1+1=2. Aynı şeyi doğa için söyleyebilir miyiz sizce? Bir avuç toprak, tohum, börtü böceği bir araya atsak bahçe olur mu? Arada tam olarak kavrayamadığımız bir unsur var sanki.

Peki sizce gerçeklik bir makine olarak değerlendirilebilir mi? Dünyamızın denizleri tam olarak nerde başlar, nerde biter? Avustralya’da büyümüş bir ağacı köklerinden koparıp incelediğimizde bütün dünyadaki ağaçları çözmüş olur muyuz? Dünya’yı, ona etki eden bütün diğer gezegenlerden, güneşten ve uzay taşlarından ayrı olarak incelemek bize onun hakkında ne kadar doğru bilgi verir? Bir insanı zamanının çoğunu beraber geçirdiği başka insanlardan, hep yemeğe alıştığı yemeklerden, oturduğu evin havasından ve içtiği suyun markasından alıkoyduğumuz zaman, o insan hala aynı insan mıdır?

Değildir. Gerçekte, evrende, doğada her şey birbiriyle bağlantılıdır. Bir artı bir iki etmez, üç eder. Bazen dört de edebilir. Bir artı birin iki olduğu tek yer aklımızdır. Her ‘makine’ veya sistem, içinde bulunduğu ortamı etkilerken, ortam da onu etkiler.

What the hell is MADDE?

Şimdi materyalizmin redüksiyonist tarafını inceledik. Şimdi de bilimin gerçeklik anlayışının temel yapıtaşını ele alalım. MADDE. Daha önce de söylediğim gibi materyalist evren kuramında gerçeklik sadece maddeden ve maddenin varyasyonlarından oluşur. Yani iki tane partekül varsa, o iki partekül ve arasındaki boşluğun tamamı bir düzlem olarak kabul edilir.

Şimdi, bir dakika…

Aradaki boşluk ne oluyor o zaman? O boşluk nedir? Hiçlik alanı mı? Boşluk veya vakum gerçekten boşsa o zaman hiçlik olarak sayılmaz mı? Peki o zaman gerçeklik hiçliğin içinde nerden geldiği belli olmayan maddelerin toplamından mı oluşuyor? Gerçeklik nasıl hiçlikten oluşabilir??!?

 

blue screen of death
Topluca bir error verdik.

 

Bilim halen materyalist paradigması üzerine kurulu olmasına rağmen uzayda tamamen boşluk olduğunu sandığımız vakum ortamın aslında hiçlik olmadığı kanıtlandı.

“Dynamic Casimir Effect” – Casimir efektinin gözlemlendiği deneyde vakumun asla boşluk olmadığı kanıtlanmıştır. Başıboş dolaşan dalgalar, yoktan varolup tekrar yokolan parçacıklar gözlemlenmiş. Artık eskiden zannedildiği gibi uzayın, kelimenin hiçbir anlamıyla boş olmadığı kanıtlanmıştır!

 

Casimir effect - Wikipedia

 

Ünlü İngiliz fizikçi David Bohm “Uzay boş değildir. Tamamen doludur… Evren kozmik enerji denizinden ayrı değildir” demiştir.

Bir başka fizikçi Amerikalı John Wheeler ise “Başka hiçbir kavram bundan daha merkezi değildir: uzay boşluğu boş değildir. Tanık olunan en şiddetli fiziğin olduğu yerdir.” demiş.

Bazı şeyler birbirini tutmuyor sanki? Neden hala materyalist bir şekilde bakıyoruz her olguya?

Neydi materyalizm?

 

materyalizm wikipedia açıklaması
Wikipedia’dan alıntıdır.

 

Her şey madde demek?

Peki neymiş bu madde bir inceleyelim.

Maddenin, çok eskiden daha ufak madde parçacıklarının birleşmesiyle oluştuğu zannediliyordu. Mercek falan da yok tabi o zamanlar bırakın atomları görmeyi.. Elleri ile tuttukları herşeyi ufalayabildikleri için her maddenin mutlaka daha ufak parçaların birleşmesiyle oluştuğunu düşünebiliyorlardı doğal olarak.

Yaklaşık 100 yıl önce günümüzde birçok kişinin aşina olduğu standart atom modeli (⚛) bilim kurumları tarafından kabul gördü.

 

The Atomic Model
Atom modeli.

 

Bu modele göre atomun proton ve nötronlardan oluşan çekirdeğinin bir fındık kadar büyük olduğunu farz edersek etrafında dönen elektron da yaklaşık olarak 2 futbol sahası ötede dönmekte. Buna paralel olarak Dünya’yı ele alırsak, Dünya ile Ay’ın yörüngesi arasına tam 30 tane Dünya daha sığabiliyor.

Elektronla atomun çekirdeğinin arası bu kadar uzak demek, maddenin hakikaten yüzde 99.999’u bomboş demek.

Boşluk. Gerçeksizlik?

Aklımızda resmetmesi bile zor değil mi? Ama bir dakika… Maddenin %99.999’u boşluksa, o zaman elimiz niye içinden geçemiyor?

Bu son asır içinde gelişen teknoloji yardımıyla yapılan yeni araştırmalar sonucunda parçacık olduğunu sandığımız proton, nötron veya elektronun dahi parçacık olmadığı anlaşıldı. Yani onlar bile somut madde değiller.

Hatta fiziksel açıdan kesin terimler kullanarak açıklamaya çalışırsak parçacıklar aslında fizikte kullanılan dalga denklemlerinde “öz-değerler” imiş. Öz-değerlerin ne olduğunu şu anda izleyen hiçbirinizin merak etmediğini biliyorum. Ama ben yine de baktım -YAŞASIN ARAŞTIRMACI RUHU- :))

“3 boyutlu bir düzlemde hareket eden, xyz koordinatlarına ve skalar vektöre sahip sayısal nitelikler topluluğu NUN doğrusal cebir ve vektörler üzerine uygulanan matrisler şeklindeki temsil edilişi.”

İlginç bir şekilde hem soyut hem de somut konseptleri önceleri sadece yüzeysel olarak görebiliriz. Ne kadar irdelersek, o kadar değişir, bambaşka bir hal alırlar.

VELHASIL, materyalist dünya aslında maddi değil. Şaka falan yapmıyorum yani.. gerçekten de değil.  İnsanı hayretlere düşürmüyor mu sizce? Bana çok ilginç geliyor. Elinizde tuttuğunuz bir elmanın hissiyatı, somutluğu, rengi, kokusu..

Bu birbirinden farklı özellikleri tecrübelemenin ihtişamlığını yaşarken, aslında hepsinin birer illüzyon olduğunu unutuyoruz.

İnanılmaz bir illüzyon bu madde.

Ama durun bi dakika! İllüzyon olan nedir? Maddenin kendisi mi? Yoksa vücudumuzun maddeyi algılayışı mı? (yani yavaş bir vibrasyonda sıkışmış olan enerji alanını).

Akıl dengeniz yerinde mi? Sıkıntı yoksa, devam ediyoruz.

Paradigma’nın Önemi

Maalesef ki, neyin gerçek olup olmadığı konusunda bilim dünyası ile sıkıntımız var.

Günümüz medyası zaman zaman tek bir kareyi alıp, kadrajda geri kalan kısmı göstermeyerek farklı bir imaj resmettirir ya gözümüzde, üzülerek söylüyorum ki günümüzün bilimi de, farkında olsa da olmasa da, aynı hataya düşmüştür.

Niye? Çünkü, sorgulamayı hangi paradigmayla yaparsan, alacağın cevaplar da o paradigmayla sınırlı olacaktır. Yani bu ne demek, varlığını kabul etmediğin bir konsepti ne inceleyebilirsin ne de anlayabilirsin.

Bir silindire tam yanından bakarsan dikdörtgen, tam üstünden bakarsan da bir daire olarak görürsün.

O zaman daireyi gören ve silindirin bir daire olduğunu iddia eden şahsiyet haklı mıdır, haksız mı? Peki yandan bakan arkadaş ne kadar haklı? Gerçek şudur ki, hem daireyi gören hem de dikdörtgeni gören şahıs da kendi perspektifinde doğrudur. Gözlem yaptıkları noktanın azizliği yüzünden maruz kaldıkları bilgiye dayanarak en doğru cevabı vermişlerdir.

Bu örnek, incelemesini yaptığın herhangi bir nesne veya konsepti her açıdan analiz edip tartmadığın sürece asla mutlak bir doğruya ulaşamayacağını kanıtlar. Aynı zamanda söz konusu konsepti farklı bakış açılarından tartan şahıslar tamamen farklı kararlar vermelerine rağmen kendi dünyalarında haklı olabilirler.

Paradigma Değişimi

Bilim bilim diyoruz da.. bilim tam olarak nedir? Bilim diyince maalesef çoğu insanın aklına cevaplar kitapçığı gibi bir şey geliyor. Sanki bilim taşı kaldırınca altında yazanı okumakmış gibi..

 

bilim wikipedia anlamı

 

Bilimi, gerçekliği deşifre etme yöntemi olarak gördüğümüz için, gerçeklikten ve gerçeklikteki tüm gizemlerden bağımsız olduğunu varsayarız. Bu yanlıştır.

Gerçeğe ve gerçekliğe dayanarak diyor. Kime göre neye göre kardeşim? Bilimin ayrımcı paradigmasına göre tabi ki.

Tarih boyunca bilimin gelişimi hep spesifik basamaklar şeklinde gerçekleşmiştir:

  1. Var olan paradigma veya fikir birliği açıklanamayan bir anomali keşfeder.
  2. İlk başlarda bu anomali görmezlikten gelinir veya direk olarak reddedilir.
  3. Anomali var olan paradigmanın çerçevesi altında açıklanmaya çalışır.
  4. Anomalinin sorununun çözüldüğü yeni bir paradigma ortaya sürülür.
  5. Bilimin ileri gelenleri bu yeni paradigmayı reddeder, savunucuları ile alay eder ve itibarlarını düşürmeye çalışır.
  6. Yeni geliştirilen paradigma yeni gözlemleri de açıklamaya devam ettikçe bilim dünyası tarafından sonunda kabul edilmeye başlar.

Hayaletler, reenkarnasyon, telepati, UFO’lar gibi rastlanmaya devam edilen ama açıklanamayan olaylar ana-akım bilim tarafından problem olarak bile görülmez çünkü şu anki meta-paradigmaya göre reddedilirler. Adı üstünde, ‘paranormal’ olaylar normal dışı yani gerçek dışıdır. Varlığı gerçek olamayacağı için reddedilen şeyler ne araştırılabilir ne de anlaşılabilir.

Demekki ne yapıyor muşuz? Açığa çıkmasını veya yayılmasını istemediğimiz konuların varlığını, kabul dahi etmiyormuşuz.

Narsistler bu konuyu çok iyi bilir.

Problematik Varsayımlar

BİLİM: Yöntemle elde edilen, uygulamayla doğrulanan, her yerde geçerlilik ve kesinlik nitelikleri taşıyan dizgesel bilgi.

Geçerlilik ve kesinlik nitelikleri taşıyan, denmiş. Çoğunlukla doğru bir açıklama olsa da, bilimde herşey kesin değil maalesef.

Mesela bilim kozmosun spesifik kurallar çerçevesinde işlediğini varsayar. Bu evrensel kanunların çoğunun çiğnendiği gözlemlenmemiştir. Ama tıpkı Newton’ın evrensel kütle çekim yasası gibi, bazılarının her zaman çalışmadığı ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki bu evrensel bir kanun olmaması lazım artık. Ama Einstein genel görelilik kuramını bulana kadar bu kanun hala bir geçerliydi.

Bilimde “büyük ihtimalle böyledir” mantalitesi ile kabul edilen birçok varsayım var.

Mesela

    • Doğa kanunlarının bütün kozmosta değişmez olduğu
    • Maddenin tamamen ölü ve bilinçsiz olduğu
    • Hafızanın beyin biyolojisi üstünde harddiske bilgi aktarır gibi saklandığı
    • Bilincimizin, farkındalığımızın ve düşüncelerimizin kafamızda olduğu

Bunun gibi kanıtlanamamış varsayımlar bilimde bol maalesef. Hatta bazılarına dogma demek daha doğru olur. Rupert Sheldrake sansürlenen TED konuşmasında bilimin 10 dogmasından bahseder. İzlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.

Ama biz bu makalede sadece 2 tanesini ele alıyoruz. Birinden yukarıda bahsettim. Objektif bir gerçeklik içinde yaşadığımız varsayımı. Bu varsayım insanın kendi varlığı dışında, gördüğü gerçekliği, insanın kendi gözleminden/tecrübelemesinden bağımsız olarak varolabileceğini öne sürer. Aman diyeyim, kafalar karışmasın. Bu varsayımın neden yanlış olduğunu, ilerleyen bölümlerde daha açıklayıcı bir şekilde anlatacağım. Buna sonra tekrar gelicez.

Değişmeyen ve sorgulanmayan bir diğer varsayım da maddenin tamamen duygusuz, hissiyatsız, bilinçsiz (ölü) olduğudur.

Ana-akım bilim, [mainstream science] daha bilincin ne olduğunu kendisi de kavrayamadığı için cansız maddelerin bilinçli olabileceğini test etmeye tenezzül etmez. Zaten soruların cevabını bulamayacağı için soru sormaya yeltenmez bile.

Cansız maddenin de bir bilinci olabileceği ihtimalini, bilim adamlarına öne sürerseniz yüzünüze bakarak gülerler.

Telepati, uzak-görüş, hayaletler, UFO’lar gibi materyalist paradigmasına uymayan ‘paranormal’ (!) anomalilerden şüphe duyulması ve görülmelerinin insanların azizliğine verilmesi çok kolay olduğu için genellikle görmezlikten gelinir.

Materyalist bilimde hiçbir modele uymayan, asla objektif bir şekilde açıklanamayan en büyük problem, en büyük “anomali” nedir biliyor musunuz?

BİLİNÇ. Benliğimiz.

 

Bilimin ve Materyalizmin Bitmek Bilmeyen Baş belası: BİLİNÇ

      İngilizce’de consciousness (koN-Şıs-Nıs) dedikleri asla gözlemlenemeyen bu ‘farkındalığı’ [artik ne diyeceğimi şaşırdım] ne kadar irdelemiş olsalar da, maalesef ki var olan paradigmada açıklanamamıştır. Ana-akım bilim her geçen sene bilinci farklı açılardan açıklamaya çalışır. Standart materyalist fikir birliğine göre bilincin beyinle derinden bağlantılı olduğu aşikardır. Beyinde oluşan hasarların incelenmesinden tutun, algıyı değiştiren kimyasallara kadar bunu kanıtlayan birçok araştırma mevcut.

E, peki sonuç?

Bilincin beynimizdeki nöronların çok hızlı iletişime geçmesinin bir sonucu mu, yoksa beynin etrafında kendiliğinden gelişen ve enstrümanlarımızla ölçemediğimiz bir elektromanyetik alan mı olduğuna dair hiçbir fikirleri yok çünkü bilinci, var olan model içinde açıklamaya çalışan hiçbir teori kanıtlanamadı.

Bunun en büyük sebebi, bilincin hala üçüncü şahıs gözünden objektif bir şekilde tanımlanamıyor olması. Çünkü bilincin mercek altına konulup incelenecek somut bir tarafı yok.

Çok ilginç değil mi? Bunca yıldır yaşayan bir ırkız.. inanılmaz teknolojiler geliştirmişiz ama hala bizi biz yapan en önemli şeyi tarif bile edemiyoruz!

İşte bu da materyalist paradigmasının en büyük baş belası! Niye mi?

Çünkü ‘paranormal’ olaylara duyulabildiği gibi BİLİNÇ’ten asla şüphe duyulamaz.

Bilinç, farkındalıktır.

Bilincin her insanda var olduğu çürütülemez bir gerçektir.

 

 

Bilinç bilim tarafından açıklanamayabilir, ama reddedilmesi imkansızdır.

Bilim kurumları bilinci, tozları halının altına süpürür gibi görmezlikten gelemedikleri için, doğal olarak, zaten var olan paradigma üzerinden açıklamaya çalışıyor.

Tarihte bu düşülen hatanın veya alışkanlığın örneğine üst üste rastlarız.

 

    • Copernicus 1543: Dünya dönüyor.    (Oha manyağa bak nerde dönüyor? Dönen bir şey görmüyorum, eğer Dünya dönüyor olsaydı bütün okyanuslar bir kenarında birikmez miydi?)
    • Copernicus: Dünya güneşin etrafında dönüyor.     (Bu sefer kurnazlık yaptı ölmeye yakınken iddia etti Vatikan kendisini hemen yakalayıp pataklamasın diye)
    • Galileo 1610: Teleskopuyla baktı ve Copernicus’un doğru söylediğini kanıtladı.    (Vatikan: salaklık yapma. Galileo: Gel kendin bak. Vatikan: Böyle saçmalık duymadım. Sıçarım teleskopuna.. bakmicam işte)

Bu döngü kırılmadığı sürece ilerleme kaydedilemeyecek. Otoritenin merkezileştirildiği bilim dünyasının ana kurumları, yeni fikirlerle gelen insanları acımasızca bastırmaya devam edecek.

Ama merak etmeyin. Bu akademik saldırılara karşı göğüs geren araştırmacı düşünürlerin sayısı git gide artıyor. İtibarlarını kaybetmekten korkmayan, orada burada iş bulabilir miyim diye endişelenmek yerine kendilerini cesurca ifade edebilen bu güruh, ileride zamanımızın en büyük bilim adamları ve düşünürleri olarak anılacaklar.

artistic rendition of new age thinkers

Yeni Meta (Paradigma)

Peter Russel ve Nasim Haramein gibi günümüzün, David Bohm ve Walter Russel gibi de 20. yüzyılın dev öncülerinin desteklediği, hatta nitelendirdiği yeni bir meta-paradigma var. Öyle bir paradigma ki, materyalizmin yaşadığı bütün mantıksızlıkları ortadan kaldırıyor. Öyle bir paradigma ki, maneviyat ile maddesel gerçekliği birleştirebilme potansiyeline sahip.

Bu yeni meta-paradigmaya göre BİLİNÇ kozmosun, uzay, zaman ve maddenin de olduğu kadar temel, bir parçası. Aslında bu biraz yanlış. Uzay, zaman ve madde kadar değil, ONLARDAN BİLE daha temel bir parçası.

Peki neden?

Bilinç neden gerçekliğin bu kadar temel bir parçası?

Bilinci doğada her yerde görüyoruz. İnsanlar kadar komplike olmasa da bilinci en yakın köpeklerde görebiliyoruz. Köpek ve kedi gibi evcil hayvanlarımızla kurduğumuz bağlar bizim için insanlarla kurduğumuz bağlar kadar önemli. Hatta bazen daha bile. Aynı mantıkla biraz daha aşağı inersek, balıkların bile bi tür bilinci olduğu ortada. Balık sürüleri ile kuş sürülerinin o inanılmaz dansı.. o kolektif hareket hayretler içinde bırakmıyor mu insanı?

 

Peter Russel daha da aşağılara iniyor. Peki ya ahtapotlar? Ahtapotlar bambaşka bir ortamda ve bambaşka bir biyolojiyle yaşadığı için bize çok uzak geliyor olabilir ama yapılan deneylerde komplike bulmacalar çözebilecek kadar akıllı oldukları ortaya çıktı. Ama ahtapotların sinir sistemleri yok!

Bilinci gerçekliğin en temel unsurlarından biri olarak gördüğümüzde hücrelerin, belki de en ufak bakterilerin bile bir noktaya kadar bilinci olabileceğini görüyoruz. Tabi ki bizim gibi duygular hissedip düşünemiyor olabilirler ama onların dünyasında bile en azından ufak bir FARKINDALIK belirtisi olamaz mı? Belki hafiften bir şekilde ortamının sıcaklığını algılayabiliyorlar.. belki çok spesifik kimyaları sezebiliyorlar.

Uzun lafın kısası, o bütün hissiyatların en en en altında yatan en temel şey bir takım farkındalık belirtisi.

Bilincin özü olan bu farkındalık. Sübjektiflik, öznellik.

Bu farkındalık her zaman, her yerde var, [omnipresent].

Bakterilerden insanlara kadar git gide komplikeleşen gerçeklikte bilincin hep daha zengin daha dolu dolu dışavurumlarını görüyoruz. Bu dışavurumların gördüğümüz en gelişmiş hali olan insan bilincinin gerçekliği tecrübelemesini düşünün. Düşünebiliyoruz artık! Duygularımız var.

Hatta insanlığın bu tecrübeleme çizelgesinde seviye atlattıran özelliklerinden biri de kendi farkındalığının da farkında olmasıdır!  [self-aware]

Arkadaşlar, bir adım geri çekilip perspektif kazandığımız zaman, ortaya çıkan bir kalıp var. Burası önemli:

 

Gerçekliğin dışavurumlarını incelediğimizde bilincin kendisinin değil, hep bilincin içeriğinin evrim geçirdiğini görüyoruz. [FRAKTALİTE]

 

Bilinç, farkındalık, daha önce de söylediğimiz gibi omni-present. Her zaman orada zaten. Bilinç/farkındalık, varoluşun TA KENDİSİ!!

 

Peki.. gelelim can alıcı soruya:

Materyalizmin düşündüğü gibi bilinç maddenin bir sonucu mu?

Yoksa

Madde mi bilincin bir sonucu?

Tavuk mu yumurtadan çıkıyor, yumurta mı tavuktan?

 

Tüm Gerçeklik = Bilinç

 

Noumenon nedir hiç duydunuz mu? Phenomenon’u duymuşsunuzdur ama. O magazin fenomenlerinden bahsetmiyorum tabi ki. Görüngü veya daha basiti bir olay.

200 yıl önce Emanuel Kant felsefesinde phenomenon ve noumenon arasındaki farkı anlattı.

 

Noumenon = algılanan olay/cismin kendisi

Phenomenon = algılanan olayın/cismin bize olan yansıması veya aklımızdaki temsili , aklımızda aldığı form

 

Arasındaki fark şu, noumenon birşeyin gözlemlenmemiş hali, phenomenon da gözlemlenen hali. Gerçekte hiçbirimiz dışımızda olduğunu varsaydığımız hiçbir şeyin gözlemlenmemiş halinin neye benzediğini görmedik bilmiyoruz. Doğal olarak.

Varmaya çalıştığım nokta şu: BİLİM noumenon’un ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Objektif bakış açısı. Ve bir şey ne kadar irdelenirse o kadar göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Gökyüzüne baktığımız zaman mavi görüyoruz ama mavi diye bir şey yok aslında. Gökyüzünü gökyüzü yapan atomların rengi mavi değil. O mavilik tamamen insan beyninde ortaya çıkan bir özellik. Farklı hayvanlar bambaşka renkler görüyor olabilir. Aynı şey ses veya müzik için de geçerli. Köpekler bizim duyamadığımız frekansları duyabiliyor mesela. Bu frekansları kullanan ve hiçbir insanın asla duymadığı tarzda bir müzik hayal edebiliyor musunuz?

 

“Zihin, sadece zihnin kendisinin yarattığı nitelikleri deneyimler.” -A.N. Whitehead

 

Peki bu neyi gösteriyor? Şunu gösteriyor: Elimde tuttuğum mavi bir top var. Bu top benim için mavi olsa da, köpek için gri bir top veya yarasa için renksiz akustik bir obje. Dışımızda duyularımızla tecrübelediğimiz herhangi birşeyin herhangi bir niteliği sadece sübjektif olarak gerçek. Kişiden kişiye, yaratıktan yaratığa değişiyor. Yaşadığımız herşey aslında sübjektif filtreden geçen tecrübelememiz!

O zaman, eninde sonunda kesinlikle, MUTLAK bir “gerçek” olarak tabir edebileceğimiz tek şey ne oluyor biliyor musun sevgili okuyucum, farkındalığımız, tecrübemiz.

Şimdi:

    • Madde özünde somut değil
    • Herşeyin her özelliği bir illüzyon
    • Tek gerçek olan şey farkındalık/bilinç ise

 

 

Bütün gerçeklik = Tek bir bilinç

Bilinç = Herşey

Herşey = Maksimum Potansiyel Bilgi

 =

Tanrı, evren, kozmos, logos vb.

Bilinç her şeyin içinde, her şey bilincin içinde

 

Herhangi bir şeyin herhangi bir özelliği, tamamen aklımız ve beynimiz tarafından yaratılmış ise gerçekliği istediğimiz gibi deneyimleyebileceğimiz bir illüzyon olarak tarif edebilir miyiz?

 

“Yani, madde zihinden kaynaklanır, zihin maddeden değil.”

-Tibet’in Büyük Kurtuluş Kitabı

 

Oradan buradan duyduğumuz ruhani/spiritüel dünya terimleri, “hepimiz biriz” söylemleri, Budizm tasavvuf, bir sürü farklı antik irfanların anlatmaya çalıştığı o manevi anlayış şimdi daha bir belirginleşti aklınızda değil mi?

Kozmos hakikatte bizim tecrübe ettiğimiz haline asla benzemiyor. Yeni metaya, yeni zeitgeist’a göre gerçeklik, tek bir holografik-fraktal bilinç-ışık hüzmesi. Kainattaki bütün potansiyel bilgiyi, her farklı oktavdaki frekans aralıklarını mümkünatı olabilecek her açıdan barındıran sonsuz ışık. “Spiritüel laga luga”’da buna sonsuz sevgi ışığı da deniliyor. Tanrının ebedi ışığı. “Near-death experience” ölüme yaklaşma tecrübelerinde tünelin sonundaki ışık vardır ya hani.

 

Sonsuz enerji okyanusu = Tüm bilgi = Gerçeklik = Bilinç = Işık

 

Neden tüm bilgi?

Nassim Haramein birleşik fizik kuramını bulma çalışmalarında her protonun bütün gözlemlenebilir evrenin kütlesini barındırdığını buldu. Yeni paradigmaya göre gerçekliğin bilimsel terimlerle olan ismi

Holographic – fractal light matrix.

Holografik kelimesi gerçekliğin özünün ışık bazlı olduğuna, fraktal kelimesi de düzenin fraktal geometri şeklinde olduğuna dikkat çekiyor.

Zamanında tecrübe ettiğimiz, gelecekte edebileceğimiz veya kainatta herhangi başka bir varlığın bile tecrübe edebileceği her olası an, evrenin [veya Allah, baba, anne, tanri, logos, RAHMAN, RAB…vs vs] ebedi ve sonsuz bilincinde potansiyel olarak vardır.

Eski film makinaları nasıl çalışır hatırlar mısınız?

Bu ebedi tecrübe potansiyeline sahip olan ışığın, evrenin farklı formlardaki dışavurumları tarafından sübjektif olarak tecrübelenmesi TIPKI eski film projektör makinalarında ışığın film karelerinden filtrelenip duvara yansıması gibidir. Bir sürü anlık resim hızlı bir şekilde geçtiği ve resimlerin birbirinden çok ufak farkları olduğu için izleyenlere film gibi gözükür. Projektörden gelen o kaynak beyaz ışık, duvarda herhangi bir şeye dönüşebilir. Gerçekliği daha güzel anlatan bir analoji olamazdı herhalde.

Bu yeni yeni olgunlaşan paradigmaya göre beynimiz de aşağı yukarı aynı şekilde çalışıyor. Projektörden gelen beyaz kaynak ışığı bütün realiteyi oluşturan ve her şeyin yapı-taşı olan bilinç okyanusu/ışığı/alanı olarak düşünebiliriz. Bu ışık her yerde, her şeyin içinde, her şeyin özünü oluşturan, olabilecek sonsuz potansiyeli içinde bulunduran ışıktır.

Bu ışığın bir bilinç tarafından algılanması, tıpkı projektör ışığının film karelerinden geçerken filtrelenmesi ve duvara yansıması gibidir. Projektörün filtrelere yansıttığı ışık sonsuz bilinç alanı, filtreler de vücudumuzun ve bilinçaltımızın ortak yarattığı benliğimizdir.

Bu yeni paradigmanın doğurduğu teorilerden biri de DNA’ların mikro ölçüde birer fraktal anten olduklarını öne sürüyor.  İnsan vücudundaki her hücrede 92 DNA teli vardır. Averaj insan vücudunda 37.2 trilyon hücre olduğunu düşünürsek görüntü kalitesi mükemmel 😊

Gözümüze giren ışık, kulağımızda hissettiğimiz ses titreşimleri, rüzgârın cildimize dokunuşu… Çevremizde algıladığımız her şey aslında bilinç enerjisinin veya ışığının o anki inançlarımız, karakterimiz ve kişisel doğruluğumuzdan oluşan benliğimiz tarafından filtrelenip aklımıza yansımasıdır. Doğrularımızın, zevklerimizin, korkularımızın ve bilinçaltımızın toplamı ile otomatik gerçekleşen bu filtreleme, bir nevi benliğimizin yansıması olarak da görülebilir.

Daha da bilimsel terimler kullanmak gerekirse; “hayat” bir bilincin, ebedi bilinç alanında olan varyasyonlarını, aklında form ve resim halinde algılamasıdır diyebiliriz. Yani maddiyat aslında gerçekliğin sadece aklımızdaki yansımasıdır.

Hayat ayna gibidir derler ya.. İşte sebebi budur.

 

 “Tüm madde yavaş bir vibrasyonda yoğunlaşmış enerji iken, hepimiz kendini subjektif bir şekilde tecrübe eden tek bir bilinciz. Ölüm diye birşey yok. Hayat sadece bir yanılsama ve bizler de kendimizi hayal ediyoruz.” -Bill Hicks

 

Gerçeklik konusunda sizler ne düşünüyorsunuz? Sizce bilimin yanlış olabileceği başka unsurlar var mı? Bilimin kesinlikle karşı çıkacağını düşündüğünüz bir paranormal tecrübeniz oldu mu? Yorumlarınızı bekliyorum.

Bir makalenin daha sonuna geldik. Buraya kadar oturup beni dinlediğiniz için arz-ı şükranlarımı iletiyorum efendim. Umarım aranızda en azından bazılarınızın kalplerinde merak kıvılcımları başlatabilmişimdir. İlerde bahsedeceğimiz konuların çoğunda sık sık bu kavramlara geri döneceğiz. Varsayımları daha geniş, daha sağlıklı bir gözlükle irdeleyin istedim.

Esenle kalın.

 


İlginiziÇekebilir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *