Küresel Isınma – Dünyanın En Büyük İkinci Dolandırıcılığı

Küresel Isınma – Dünyanın En Büyük İkinci Dolandırıcılığı

İklim Değişikliği dünya politikasında 90’lı yıllardan beri sıcaklığını koruyan bir konu. Her kafadan bir ses çıkıyor ve bilgi kirliliği sayesinde ortak bir noktada buluşamayan insanlar tartışmalara yenik düşüyor.

Konu hakkındaki cahilliğe son vermek, dünya politikasında çevrilen dolaplara ışık tutmak için küresel ısınma, iklim değişikliği ve karbon vergisi neymiş, beraber inceleyelim.

İklim değişikliği furyasını sosyal medyadan, haberlerden, dünya politikasından sık sık duyuyoruz. Hep korkutmaya, endişe vermeye yönelik bir baskı var. İşin ilginç yanı ise bu baskı kamudan, doğayı ve çevreyi gerçekten umursayan insanlardan değil, medyadan ve politikacılardan geliyor.

Bi’ dakka, bi’ dakka. Nasıl yani? Politikacılar çevreyi bu kadar önemsiyor muydu?

Öncelikle şu soruyu sormak istiyorum. Dünya organizasyonlarının, şirketlerin, politikacıların, üst düzey yetkililerin ve güç sahibi bilimum kurum ve şahısların halkı veya çevreyi umursadıklarına, bizim iyiliğimiz için uğraştıklarına hala inanan kaldı mı? Bu grupların hiç ‘aman çevreyi talan etmeyelim, aman halkın refahını zorlaştıracak bir vergi daha eklemeyelim’ gibi düşüncelerle bir değişim yaratabildiklerini gördünüz mü? Şahsen ben görmedim. Gördüğümü zannettiğim zamanlar oldu ama yanıldığımı anlamam hiç uzun sürmedi.

Eski Amerikan başkan yardımcısı Al Gore’un bütün dünyayı dolaşıp konu üzerine farkındalık yaratmaya çalışması bunun en güzel örneği. 13 Haziran 2007’de Türkiye’ye de gelip Çırağan Sarayı’nda küresel ısınma konferansı verdi. Ondan tam 4 ay sonra da konu hakkındaki çalışmaları için Nobel Barış Ödülünü bile aldı.

Bak sen.. Ne kadar da inanıyor bu işe.

Afedersiniz ama ben buna kıçımla gülerim. Yok öyle bir şey. Bu noktada konuyu sorgulamaya başlamak lazım. Bu işten çıkarları nedir? Bizden ne istiyorlar?

Ne isteyecekler.. para istiyorlar tabi, ’karbon vergisi’ adı altında. Bu vergi ülkelerin anlaşmaları doğrultusunda her vatandaşa ve her şirkete ayrı ayrı uygulanabiliyor.

Ülkemiz açısından şu sıralarda korkulacak bir şey yok çünkü bizi ciddi sorumluluk altına sokacak bir anlaşma imzalamadık. Paris İklim Anlaşması’nı da imzalamayan ve onaylamayan 18 ülkeden biriyiz. Bu konu hakkında bilgisi olmayanların gözünde rahatsızlık verici bir haber gibi dursa da aslında çok iyi bir haber. Neden mi? Okumaya devam edin.


İklim Değişikliği Dolandırıcılığı Nasıl İşliyor?

Merak etmeyin, fazla detaya inmeden herkesin anlayabileceği bir dilde anlatacağım.

İlk olarak bankalar, üst düzey güç sahibi gruplar (veya dünyayı yöneten kimseler diyelim) insanları biraz daha fakirleştirmek, hayatlarına biraz daha sıkıntı yaratmak için yeni bir plan yapıyorlar. Bu dahice hortumlamayı gerçekleştirmek için de yeni bir piyasa yaratıyorlar. Bu piyasaya ‘Karbon Piyasası’ deniyor. Karbon piyasasında karbon kredilerinin ticareti yapılıyor. Karbon kredileri ise karbon hisseleri gibi bir şey. Üretim yapan şirketlerin atmosfere saldıkları karbon emisyonları kadar karbon kredileri olmak zorunda.

Bu ticareti yönetmek adına IPCC kuruluyor. IPCC’nin açılımı “Intergovernmental Panel on Climate Change” yani “Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli.” Bu panelin dünyaca ünlü şampiyonlarından biri de dünyanın iklim değişikliği maskotu Al Gore.

2000’lerdeki Kyoto Protokolü ve 2016’daki Paris İklim Anlaşması gibi konseylerin oluşturduğu anlayışa göre anlaşmalara imza atan ülkeler 2030’da yürürlüğe girmek üzere kendi ekonomilerine karbon vergileri uygulamak zorunda. Bu vergiler karbon kredilerinin alım satımlarına gidiyor. Şirketler bu kredileri satın alarak karbon emisyonlarını azaltmadan devam edebiliyorlar ama ciddi oranda ekstra bir giderleri olmuş oluyor. Bu giderler ürün fiyatlarına yansıyor ve olan yine halka oluyor. Her şey pahalılaşıyor.

Değişen tek şey, değişmeyen kirlilik oranları adına ekstra para vermeye başlamamız oluyor.

Şimdi doğal olarak çoğu ülke ve ülkelerin hammadde endüstrileri bu anlaşmaya katılmak istemiyor. İstemiyor çünkü katılırlarsa inanılmaz paralar vermek zorunda kalacaklar. Halkın iyiliğini düşündüklerinden değil yani, kendi ceplerinin boşalmasını engellemek için.

E peki bu ülkeler anlaşmaya katılmak için nasıl ikna ediliyorlar?

“Influencer” denilen kişiler aracılığıyla. Biz buna reklamcılar diyelim. İmza atan her ülkede çevreye duyarlı insanları tetikleyip farkındalık yaratmak, ülkelerin iklim anlaşmalarına katılmalarına teşvik yaratmak için ‘reklamcılar’ devreye sokuluyor. Ünlü insanlar, zengin elitler, meclis üyeleri ve bilimum politikacılar gibi konu hakkında değişiklik yaratabilecek ve yankı uyandırabilecek insanlar bu reklamcı kategorisine dahil. Bir nevi lobicilik.

Bence dahice bir sistem. Dolandırıcılıktan anlayan(!) politikacılar bu dalavereye bulaşmayabilir. “Ben zaten soyup soğana çevirdim bunları, benim kaynağımdan niye başkaları yararlansın” diyemezler mi? Ne oluyor? Devreye kamu baskısı giriyor. Dünyaya bir katkısı olsun isteyen, duyarlı ama saf vatandaşlar protestolar düzenleyip kendi devlet adamlarına iklim anlaşmalarına katılmaları için baskı uyguluyorlar.

Bu reklamcılar bedavaya çalışmayacak tabi, değil mi? Buna çözüm olarak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konseyi kapsamında her ülkede bir “Yeşil İklim Fonu” oluşturuluyor. Bu ‘yeşil fonun’ resmi amacı şöyle:

“Tematik finansman pencerelerini kullanarak gelişmekte olan ülke partilerinde projeleri, programları, politikaları ve diğer etkinlikleri desteklemek.”

Bu fonların parası çoğunlukla yine halktan çıkarılıyor. Fonun amacı ise insanları korkutarak çevre duyarlılığı yaratmaya çalışan reklamcılara ‘legal rüşvet’ vermek. Bunu da ‘sivil toplum kuruluşları’ vasıtasıyla gerçekleştiriyorlar. İşin içindekiler tanıdıklarına şatafatlı isimler altında bilimum vakıflar veya organizasyonlar kurdurtuyorlar. Bu organizasyonlar da reklamcılara masum yollardan para transferi sağlıyor. Verilen rüşvetler yeşil fon ile kısıtlı değil tabi. İklim anlaşmaları köklü bir şekilde yürürlüğe girdiği noktada IPCC’yi yöneten grupların kazanacağı TRİLYON DOLARLAR içinden reklamcılara ekstra rüşvetler vaat ediliyor. Bu ekstra rüşvetler çok daha büyük miktarlarda olduğu için reklamcılar, tıpkı Al Gore gibi, işi misyon ediniyorlar. Rüşvetlerinin yatacağı gün ise 2030.

Peki üsttekiler bu TRİLYONLARI nasıl kazanacaklar? Karbon kredi ticaretinden. Karbon kredilerinin şu aralar fazla bir değeri yok. İşin içindekiler istedikleri kadar krediyi ucuza almış durumdalar zaten. Plana göre 2030’da ülkeler bütün karbon vergilerini devreye soktuğu zaman kredilerin değeri inanılmaz artacak. Üsttekiler çok kısa bir sürede servetlerine servet katarken anlaşmayı imzalayan ülkelerin vatandaşları vergiler ve artan fiyatlar nedeniyle inanılmaz bir yükün altına girmiş olacaklar.


Kirlilik Oranlarının azaldığı falan yok!

Ceplerimizi biraz daha hafifletmek için bu kadar uğraşmışlar, sağolsunlar. O kadar para hortumlayacaksınız, bari çevreye hakkaten bir yararınız dokunsun değil mi? Kirlilik azalsın.

O da yok.

Kamuya “Çevreyi umursamıyorsun, bari kirletirken umursadığın bir şeyden ol” mantığı ile yutturulan bu sistemin kirliliği azaltmayacağı şimdiden ortada, çünkü şirketler aynı parayı kazanmaya devam etmek için faturayı halka kesecek.

Bunun yanı sıra, şu anda dünyayı en çok kirletenler listesinin başında Çin var. Çin’in, en son değerlere göre yılda 9.8 milyon ton kadar karbon emisyonu var. Eğer imzayı atarsa endüstrisine büyük bir darbe yiyeceğini bildiği için bu konuda zaten isteksiz. Bu sebeple Çin’e, 2030 yılı planlamalarına göre karbon emisyonlarını bırakın azaltmayı, 22 milyon tona kadar çıkarmasına izin verilmiş. Yani karbon emisyonlarının azaldığı falan yok.


İklim Hakkaten Değişiyor mu?

Evet, değişiyor. İklim her zaman değişiyor. Tarihe bakıldığı zaman gezegen hep iklimin yavaş yavaş soğuduğu, bazen de ısındığı döngüler içinden geçtiğini görüyoruz. Bu doğal bir şey. Peki insanlık olarak biz bu değişime katkıda bulunuyor muyuz? Bulunuyoruz tabiki. Bunu da reddedemeyiz. Lakin iklim değişikliğine olan katkımız felakete yol açacak boyutta değil. 10 sene sonra her yer çöle dönüşmeyecek, kıtaların yarısı su altında kalmayacak ve dünyanın sonu gelmeyecek. Bunların hepsi acilen bir şeyler yapmamız gerektiği algısını bize dayatmak için tekrarladıkları korku propagandalarının birer parçası.

Ama bu tabiki de çevreye olan talanlara duyarsız kalabiliriz anlamına gelmiyor. İnsanlık olarak doğaya ciddi zararımızın dokunduğu ortada. Bir şekilde çözüm üretmemiz ve çevreyi talan eden grupları yaptıklarından sorumlu tutmamız şart. Ama bunu bankacıların kurduğu konseylere milyarlar vererek gerçekleştiremeyeceğimiz kesin.

İlginiziÇekebilir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *