O ne demek ya? Nasıl yani?

Obezlik nedir? Şişmanlık, kilo probleminin belli bir seviyeyi aşması, değil mi? Hepimiz bu konuya aşinayız. Aşinayız çünkü görünüşümüz çok çok önemli.. Aman göbeğim çıkmasın.. aman selülitler başlamasın.. yazın ben ne yaparım sonra? Hayatın her yanında olduğu gibi bu konuda da içler acısı bir şekilde yüzeyseliz. Estetikti, spor salonu üyelikleriydi.. Bir yandan o mükemmel ten rengine ulaşmaya çalışan kadınlar, öte yandan bütün boş zamanlarını spor salonunda geçirip beach-clublarda tişörtlerini çıkarınca sanki bütün kadınların onlara doğru koşmaya başlayacağını zanneden erkekler..

Hepimiz bu konuda obeziz arkadaşlar. Vücut obezliği değil, zihin obezliği. Korku, endişe, anksiyete obezliği. Dizi, film, seks obezliği.
Bağımlılık. Uyuşturucu bağımlılığı değil, zevk bağımlılığı. Düşünce bağımlılığı. Geçici tatmin bağımlılığı. Bu bağımlılıklara olan yatkınlığımız nereden geliyor hiç düşündünüz mü?
Hepimizde bir açlık var. İçimizde adeta bir kara delik var ve bu deliği kapatabilmek için her şeyi yapıyoruz! Yemek yiyoruz, sarhoş oluyoruz, dizi izliyoruz, kitap okuyoruz, maç izliyoruz, seks yapıyoruz.. Doldur babam doldur. Kapat o deliğin üstünü. Karnım doydu mu? Ohh. Sigaramı da yakarım.. keyfime diyecek yok.
Peki. Uyudunuz uyandınız. Ne değişti? Hiçbir şey. Hala obezsiniz.
Düşünce obezi.
Aklımızda dönenlerin farkında değiliz. Zihnimizin içi mahalle kavgası gibi. O kadar karışık, o kadar curcuna ki, o görüntüyle 5 saniye bile baş başa kalmamak için ne yapacağımızı şaşırıyoruz resmen. Madde bağımlılığı yerini sosyal bağımlılığa, sosyal bağımlılıksa yerini sosyal medya bağımlılığına bıraktı. Teknolojiyle bağımlılıklarımız da evrim geçirdi. En büyük korkumuz oldu kendimizle yüzleşmek. Hayatımızdaki problemleri kökünden çözmeye çalışmak. Kaçacak yer bulamıyoruz çünkü. Kendimizden nasıl kaçabiliriz ki?

Ne yapacağız? Var mı çözümü olan? Yok mu?
Düz mantık uygulayalım o zaman? En doğru cevaplar hep en basit olan cevaplardır. Lakin, hoşumuza gitmediği için gereksiz yere komplikeleştiririz.
Telefonumuzun pili bittiği zaman ne yapıyoruz? Gidip yenisini mi alıyoruz? Yoo.. Şarja takıyoruz. Arabamızın motoru bozulduğu zaman ne yapıyoruz? Olduğu yerde bırakıp yenisini almıyoruz. Tamir ediyoruz, veya ettiriyoruz. Şişmanlayınca ne yapıyoruz? Az yemeye çalışıyoruz veya spora başlıyoruz.
Hayatımızda bazı şeyler yolunda gitmiyorsa ne yaparız? Değişime doğru gideriz, değil mi? İşimize yaramayan, bizi kötü etkileyen bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçeriz. Ama bu kesin çözüm değildir çünkü çoğu kişi o alışkanlıklardan vazgeçemez. Vazgeçemez çünkü o alışkanlıklara başlama sebebi de, hayatında bazı şeylerin yolunda gitmiyor olmasının sebebi de aynıdır.
Büyüyen göbek, artan enflasyon veya aldatan sevgili değil.
Tıkırında gitmeyen işler, bozuk hava veya kaybedilen maç değil.
Mutsuzluk. Tatminsizlik. Boşluk.
Ruhunu aç bırakmak. Kendini tanımamak. Ne istediğini bilmemek.
Yemek yiyoruz, vücudumuzu besliyoruz. Ekranların başından ayrılmayarak, zihnimizi dolduruyoruz. Tıka basa şişiriyoruz hatta. Peki ya ruhumuz? Ruhumuzun ne günahı var? O niye beslenmiyor? Asıl ruhumuzun obez olması lazım!!
Belki de ruhumuzun varlığını unuttuk. Hata bizde olabilir mi?
“Sen benim kim olduğumu BİLİYON MU??”
diyen kendini düşünceleri, zihni, egosu zannediyor. Yaz gelince soyunup,
“Yaw, o kadar uğraştık, çalıştık, ter döktük.. bu kızlar neden hiç bakmıyor hala?”
diyen, kış boyu spor salonlarından çıkmamış olan izbandutlar ise kendilerini sadece vücutları sanıyor.
Ne kaldı geriye?
Ruhumuz diye bir şey yok arkadaşlar. Biz ruhuz zaten. Bizim bir vücudumuz var. Bizim bir zihnimiz var. Biz daha kim olduğumuzu bilmiyoruz ki..
Üçüncü yoğunluktaki hayat ruh, beden ve zihnin birleşimidir, dengesidir, bütünlüğüdür.
Üzülerek söylüyorum ki, biz bu bütünlüğü, bu arabayı tamire götürmüyoruz. Sıkıntı neymiş baktırmıyoruz. Ne yapıyoruz biliyor musunuz? Arabadan inip itiyoruz. İtiyoruz, araba biraz gidiyor sonra duruyor. Sonra inip tekrar itiyoruz. Bu yol, bu döngü hep devam ediyor.
Yolda arabamızı iterken birkaç tane yokuşa denk geliyoruz ama motor tamir olmadan yokuşu çıkamayacağımızı bildiğimiz için düz yolu tercih ediyoruz. Ama öyle bir nokta geliyor ki gidecek düz yol bile kalmıyor. Her yol yokuşa dönüşüyor. İşte o noktada insan artık bir seçim yapmak zorunda kalıyor. O son çaresizlik, o bıçağın kemiğe dayandığı noktaya kadar o araba tamir edilmiyor!
Arkadaşlar, o araba sizseniz, arabanın tamircisi de meditasyondur, spiritüelliktir. Spiritüellik veya meditasyon, o arabayı bir daha asla bozulmayacak noktaya kadar tamir edebilen disiplindir. Yanlış duymadınız! ASLA bozulmayacağı nokta. Nasıl mı?
Spora yeni başlayanlar bilir. Sancılı, depresif zamanlardır.. Kendinizi zar zor atarsınız spor salonuna, çalışırsınız, yorulursunuz sonra aynaya bakarsınız ve değişen bir şey yoktur.
Hayatta öğrenmeye veya alışmaya çalıştığınız yeni ve kayda değer olan her şey böyledir. Bir acı, bir zorluk, rahatsızlık süreci ile beraber gelir. O acının üstüne gitmediğiniz sürece ilerleme kaydedemezsiniz. Kıçınızı kaldırıp o spor salonuna istikrarlı bir şekilde gitmediğiniz sürece istediğiniz vücuda ulaşamazsınız. Dişinizi sıkıp o pizzayı ısmarlamaktan vazgeçmediğiniz sürece o kiloları veremezsiniz. Beceriksizlikten korkarak o masaya oturup her gün çalışmadığınız sürece hiçbir şey öğrenemezsiniz.
Meditasyon da bundan bir farkı yoktur. En başta zor gelir, olmuyor gibi gelir. Ama istikrar mutlaka başarı getirir. Sizi kendinizle tanıştırır, arabuluculuk yapar. O mahalle kavgasından istenmeyenleri kapı dışarı eder. Aklınız hafifler, temizlenir, toparlanır.
Hazır eşşeğin kulağına su kaçırmışken nehrin öbür tarafına geçelim bari.
Zihnimiz bir mahalle ise, spiritüellik de o mahallenin muhtarı olduğumuzun farkındalığıdır. Mahalle kavgası mı var?
Muhtar değil misin kardeşim? Gir araya, dağıt o kalabalığı!
Huzursuzluk çıkaranları, dayılık yapanları TEK TEK tespit et ve kov!
Mahalle kavgası bitsin. Aklımız kilo versin. O araba tamir edilsin.
BAŞKA YOLU YOK.

İlginiziÇekebilir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *