Kalbinizle Düşünmek

Zihinsel huzur yaratmak herkesin düşündüğü kadar zor bir şey değildir ama spiritüel bilgelik gerektirir.

Herkes huzuru yakalamak ister ama çoğunluk bunun dış etkenlerden doğacağını sanır. Bu kesinlikle yanlıştır. Gerçekte dış etkenler iç dünyamızın sonucudur çünkü gerçekliğimiz bilincimizin evrensel düzleme olan yansımasıdır.

Dış dünyamız iç dünyamızın bir kopyasıdır. Neşe saçan optimist insanların mutlu hayatları varken pesimist insanların ruh halleri her zaman düşüktür. Narsist insanlar ise büyük ihtimalle en vahim hayatları yaşıyorlardır. Bütün bunların sebebi insanların seçtiği düşünce tarzıdır. Yani bir yürüyüşe çıktığınızda bir yolda değil, zihninizin koridorlarında yürüyorsunuzdur. Gerçekte hepimiz her noktasında farklı bir perspektif yaşayan, tek büyük bir bilinciz ve her birimizin yarattığı gerçekliğin bu denli örtüşüyor olmasının sebebi de budur.

Sevgilinizle beraber bir manzaraya karşı oturduğunuzu düşünün. O manzarayı ikiniz de gerçekliğinize çekmişsiniz, gerçekleştirmişsiniz. İkiniz de aynı manzarayı izliyor olabilirsiniz, ama tamamen emsalsiz perspektiflerden bakıyorsunuz. Bu da aynı gerçekliğin apayrı iki perspektiften tecrübelenmesi demek.

Toplumun sık sık düştüğü en büyük hatalardan biri kalbimizdeki beynimizle düşünmek yerine kafamızdaki beyinle düşünmektir. Yanlış duymadınız. Düşünmek kafamıza veya gerçek beynimize mahsus bir olgu değildir. İnsan kalbiyle de düşünebilir. Mesela, çocuklar kalpleriyle düşünür. Yetişkinler ise kafalarıyla. Bunun sebebi yozlaşmış eğitim sistemlerinin insanları kafalarıyla düşünmeye zorlamasıdır.

Gerçekte insanın kalbiyle düşünmesi, aklıyla düşünmesinden çok daha üstün bir kabiliyettir. Bunun sebebi de aklımızın daha çok bir hesap makinası görevi görmesidir. Hesaplama yapmak için kullanılması ve geri kalan zamanlarda da kullanılmaması gerekir. Gereğinden fazla kullanılması vücudu bitap düşürür ve stres yaratır.  Tüm korku bazlı egoist yanlarımız sol beynimizin ve fazla düşünmemizin bir ürünüdür. Bu sebeple aklımızı ne kadar çok kullanırsak korkuya o kadar çok tutuluruz.

Kalbimiz ise aklımız gibi düşünmez. Kalbimiz düşünücü değil, bilicidir. Kalbimiz her zaman her şeyi bilir. Aklımız ise bazen doğrudur bazen yanlıştır. İnsanın sezgisel merkezi kalbindedir ve sezgiler yüksek benliğimiz ile olan bağlantımızdır. Yüksek benliğimiz bizle kalbimiz vasıtasıyla konuşur. İç sezgilerimiz kalbimizde hissettiklerimizin sonucu olarak şekillenir. Bunlara olabilecek en güzel örnek ise heyecan duygusudur. O içinizin içinize sığmadığı pozitif heyecan duygusu yüksek benliğinizin size verdiği en açık mesajdır. O heyecan size gitmeniz gereken yönü gösterir. Aklınıza ne kadar mantıksız gelse de, ne kadar yanlış bir yönmüş gibi gözükse de eğer derin ve pozitif bir heyecan hissediyorsanız, sizin için en iyi sonuçları doğuracak olan yön de o yöndür.

Daimî huzur denizlerine yelken açmak için yapılması gereken ilk şeylerden biri kafamızdan çıkıp kalbimize inmektir. Kafamızdaki düşünceleri bu şekilde durdurarak korkularımızı da çoğunlukla elemiş oluruz. Bir insan fazla düşünmüyorsa nasıl endişe duyabilir ki? Düşünceleri azaltarak ve kalbe inerek endişe ve kaygılarımızı da bitirmiş oluruz. Sadece endişelerimizden vazgeçebilmek bile o kadar pozitif bir etki yaratır ki, başınıza gelenlere inanamazsınız. Endişe ve kaygılarımıza yoğunlaşmadığımız zaman hayatımız bize o huzuru geri yansıtır.

İnsanın yaşadığı gerçekliğini yansıtan unsur zihnidir. Nasıl bir düşünce tarzınız varsa hayat size bunu geri yansıtacaktır. Bu sebeple endişelere ve kaygılara ne kadar yoğunlaşırsanız hayat da size hep endişe ve kaygı doğuran şartlar çıkaracaktır. Ama sevgiye ve saygıya yoğunlaşan insan da dağıttığı o sevginin geri dönüşünü görecektir mutlaka.

Olaylara ve durumlara bakmayı seçtiğiniz perspektif nasıl olursa olsun bir dua görevi görür. Dua etmek, sadece sanıldığı gibi tanrıdan veya evrenden gerçekleşmesini istediğiniz bir şey arzulamak değildir. Duaların gerçekleşmesi, dua edenin niyetine ve hissettiklerine bağlıdır. Bunun sebebi, seçtiğiniz perspektifin vücudunuzda doğuracağı duygulardır. Eğer korku perspektiflerini seçmeye daha meyilli iseniz, o korkuyu hissetmek korkuyu seçmek anlamına gelir. Bu sayede sizde korku uyandırabilecek durumlara daha sık rastlamaya başlarsınız.

Yani kural şudur: Enerjinizi neye yoğunlaştırırsanız, hayatınızda o enerjiye daha sık rastlamaya başlarsınız.

Bireyin yapması gereken korkuları kesip atmak ve sadece sevgiye yoğunlaşmaktır. Lakin, korkuları dikkatli davranmak ile karıştırmayın. Özenli, temkinli veya dikkatli davranmak teşvik edilir ama korkmanın hiçbir yararı yoktur.

Amaç, aklımızdaki düşünce zincirlerini kırmak ve çevremizi kalbimizle hissetmek! Bu amaca ulaşmak kolay kolay başarılabilen bir şey değil. Ama değeceğinden şüpheniz olmasın çünkü hayatı kalbinizle tecrübelemek demek, andan çıkmamak demek. Mindfulness öğretilerinin, ‘Carpe Diem’ dövmelerinin, meditasyon ve yoga yapmanın ortak yanı budur. hhhasdff

Hayatı düşünerek değil, hissederek yaşamak! Sizi olası gelecekten koparıp ana çekmek. Size her zaman doğru bilgiyi, doğru kişiyi, doğru yolu tartışmasız bir şekilde gösterebilecek olan ‘beyniniz’ kalbinizdir!

Bunu yapmaya biraz alıştığınız zaman içinizin dolduğunu hissedeceksiniz. Kalbinizde geçirdiğiniz her zaman keyifli ve canlı olacak. Çünkü gerçekleri yorumlamak yerine, gerçeklere tanık olmayı seçeceksiniz. Kalbiniz size çevresinden korunmaya çalışan bir varlık değil, çevresine ışık saçan bir varlık olduğunuzu hatırlatacaktır.

Sevgili arkadaşlar, bunu denemek hiç de zor değil. Neden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Kendinizi ana bırakıp da eğlendiğiniz o akşamların, aklınızdan çıkmadığınız ve herkesi sorguladığınız akşamlardan ÇOK DAHA keyifli geçtiğini hepimiz biliyoruz. Keşke her zaman öyle olsa değil mi?

Neden keşke?

Neden bütün hayatımız öyle geçmesin?

Bırak! Düşünme! Tanık ol! Aklındaki bütün kanılarının, düşüncelerinin tıpkı bir kuş sürüsünün hep birden ağaçtan uçtuğu gibi kaçtığını hayal et.

Bırak uçsun hepsi.

O kaçan bütün kuşların yerini evrenin sonsuz enerjisi doldurmaya başlar. Tıpkı yağmur suyunu emen toprak gibi. Evrenin sonsuz enerjisi, bir başka adıyla ether, veya tanrı/Allah o boşalan alana yerleşir. Kendinizi yenilenmiş hissedersiniz. Patlayan lastiğin yerine yenisini takmak gibi. O andan itibaren yaşamaya başlayacaklarınız kafanızı karıştırabilir biraz ama hepsinin sizin en iyiliğiniz için, en olması gereken zamanda başınıza gelecek olan şeyler olduğunu unutmayın. Çünkü düşünmeyi bırakarak sizin yerinize Allah’ın düşünmesine izin vermiş oluyorsunuz. Allah her şeyi bildiği için doğal olarak size sadece doğru yolu gösterir.

Çevrenizi filtreleyerek ve yorumlayarak yaşadığınız gerçeklik ego bazlı bir gerçeklik iken, çevrenizi yargılamadan, sadece tanık olarak yaşadığınız gerçeklik ise kalbinizin bilgeliği üzerine kurulu bir gerçekliktir.

Ego insanın karakteri ve korkuları sonucu ortaya çıkan bir perspektif iken, kalbiniz ruhunuza ve dolayısıyla Allah’a olan bağlantınızın doğurduğu, her şeyi olduğu gibi kabul eden ve eşit seven bir perspektiftir.

Kalbinizi dinlemek demek Allah’ı dinlemek demektir. Allah sizi gelecekte olacak olan şeylere hazırlamaz. Allah size sadece anda yol gösterir, çünkü evrende gelecek veya geçmiş yoktur. Sadece sonsuz devam eden tek bir an vardır. Bu sebeple gelecekte yaşayacağınız komplike bir durum hakkında endişelenmeyi bırakın. Allah size gerekli bilgileri olması gerektiği zaman verecektir.

Düşünmeyi bırakarak Allah’ın sevgisinin kalbinizi doldurmasına müsaade edin. O ılık sevgiye, kalbinize odaklanın. Kalbinize onu sevdiğinizi söyleyin. Bunu yaparak kalbinize sevgi akan kapıları ardına kadar açmış olursunuz. O kapılar açıldıktan sonra derin bir nefes alıp şükredin. Şükretmek pozitif enerjileri kat be kat arttırır.

Kalbinizin vereceği armağanların farkında olmayan herkes kafasının içine hapistir. Hatta bu öyle bir hapistir ki, insan hapiste olduğunun farkında bile değildir. Koğuş boruları bile olmayan bu hapsin sakinleri hem mahkumdur hem de gardiyan. Durum böyle olunca insanın gerçek hayatı da iç karartıcı hale dönüşür. Neden mi?

İkinci kuralımız: İnsanın dış dünyası iç dünyasının bir yansımasıdır.

Bu yüzden oyuncağı veya ayakkabısı bile olmayan çocuklar mutlu mesut yaşayabiliyor iken her şeyi olan zenginler de mutsuz vahim hayatlar yaşayabilir çünkü mutluluk dışarıdan değil içerden gelen bir haldir. Bir tepki değil, bir seçimdir.

Peki mutlu olmayı nasıl seçeriz?

Reaktif yaşamayı bırakıp ışığımızı saçmaya başlayarak.

Hayatı yorumlamayı bırakıp, kabullenerek.

Sonuç odaklı değil, süreç odaklı yaşayarak.

Ne olursa olsun her şeyin daima tatlıya bağlanacağını bilerek.

Kimseden “Ha, tamam. Oldu öyleyse” gibi bir cevap beklemiyorum tabi ki. Bu gerçekler tek celsede sindirilebilir kavramlar değil. Dağın tepesine giden birçok yol vardır. Herkes zirveye kendi zamanında ve kendi yolunu seçerek ulaşır.

Bu sebeple, sevgili okuyucum, burada yazılanları bilincinizin bahçelerine savurduğum tohumlar olarak görüyorum. Zihinlerimizin yeşeren çiçek bahçelerinde yürüyüşler yapmak dileğiyle…

İlginiziÇekebilir

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *